Tarih sahnesinde bazı dönemler vardır ki, insanlığın ortak hafızasında derin izler bırakır. Endülüs’ün yükselişi ve çöküşü de böyle bir hikâyedir: Işığın gölgelerle, adaletin zulümle, medeniyetin yıkımla sınandığı büyük bir insanlık imtihanı…
711 yılında Tarık bin Ziyad komutasındaki İslâm orduları İspanya topraklarına girdiğinde yarımada derin bir kargaşanın içindeydi. Hristiyan krallıkların sert baskılarından bıkmış Yahudi toplulukları, Müslümanların gelişini adeta bir kurtuluş olarak karşıladı. Böylece başlayan fetih hareketi, kısa zamanda İspanya’nın kaderini değiştirdi ve 756’da kurulan Endülüs Emevî Devleti, 1031’e kadar sürecek parlak bir medeniyet döneminin kapılarını araladı.
Emevîlerin doğuda yıkılmasına rağmen Endülüs’teki yönetim bu sarsıntıdan etkilenmeden varlığını sürdürdü; ta ki 1031 yılına kadar… Bu çöküş, tıpkı Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılışında olduğu gibi ardında büyük bir enkaz, siyasi parçalanmışlık ve istikrarsızlık bıraktı. Yarımada, 1238’de Beni Ahmer (Nasrî) Devleti kurulana kadar bir kargaşa diyarı hâline geldi.
Granada merkezli Beni Ahmer Devleti, yaklaşık iki buçuk asır boyunca hem İslâm varlığının son temsilcisi oldu hem de Elhamra Sarayı gibi dünyanın en nadide mimari miraslarını bıraktı. Fakat bu ışık, 1469’da Kastilya Kraliçesi İzabella ile Aragon Kralı II. Fernando’nun evliliğiyle kurulan İspanyol birliğinin yükselişi karşısında giderek zayıfladı. Hristiyan krallıklarının ilerleyişi hızlandı; Alhama, Ronda, Loja, Málaga, Baeza ve Almeria gibi şehirler birer birer düştü.
1492’ye gelindiğinde Endülüs’ün son kalesi de teslim oldu. Böylece İspanya’da İslâm medeniyetinin yaklaşık yedi asırlık varlığı tarihe karıştı.
Bu tarihten sonra İspanya’da kalan Müslümanlar –Hristiyanlığı kabul edenler dahil– bir asrı aşkın süre dayanılmaz baskılara maruz kaldılar. Engizisyon Mahkemeleri’nde binlercesi idam edildi; malları gasp edildi, çocukları zorla ailelerinden koparıldı. Aynı süreçte Yahudiler de aynı makinenin dişlileri arasında yok edildi.
Endülüs’ten yükselen feryatlar, devrin Osmanlı Padişahı II. Bayezid’e kadar ulaştı. Endülüslülerin gönderdiği feryatnamedeki ifadeler, tarih boyunca işlenmiş en büyük trajedilerden birinin tanıklığı gibiydi:
“Canı vücuttan çeker gibi ayırdılar anadan yavrusunu.
Ya o kızlar ki, yakuttan ve mercandan dökülmüşlerdi sanki;
sabah dağ ucundan yeni doğan güneş gibi masumdular.
Onları da saçlarından sürükleyip götürdüler kirli yataklarına.
Haykırışları yırttı gökleri…
Yürekleri parça parça oldu; babalar kan kustu.
Daha ne anlatayım? Bir tanesi bile yüreklerin erimesi için kâfidir.”
Bu satırlar yalnızca bir milletin değil, tarihte zulme uğramış bütün halkların ortak çığlığıdır. Endülüs, aynı zamanda insanlık vicdanının sınandığı bir eşik, kültürlerin nasıl yükselip nasıl yok olabileceğinin en dramatik örneğidir.
Bugün Elhamra’nın sütunlarında hâlâ yankılanan o sessiz ağlayış, sadece geçmişi değil, geleceğe dair büyük bir uyarıyı da içinde taşır:
Bir medeniyet ne kadar parlak olursa olsun, adalet ve hürriyet yıkıldığında her şey bir anda karanlığa gömülebilir.
Tarihte zulüm görmüş bütün halkların anısına…
Endülüs’ün ışığına ve kaybolan medeniyetlerin bize bıraktığı derin mirasa selam olsun.

YORUMLAR