Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Alperen Varol / Halk Bilimci,Yazar
Alperen Varol / Halk Bilimci,Yazar

Merhametsiz Çağın Aynası: Joker’in Toplumsal Anatomisi

~İhmalin, yalnızlığın, dışlanmanın ve sınıfsal çöküşün sinemadaki en çıplak yüzü~

Modern dünyanın karanlık yüzünü anlamak bazen bir sosyoloji, felsefe veya psikoloji kitabı okumaktan çok bir karakteri izlemekle mümkün olur. Çünkü toplumlar çoğu zaman acılarını, kusurlarını ve ihmal ettiklerini bir insanın kırılgan bedenine yazar. Joker de böyle bir beden, böyle bir taşıyıcıdır. O bir çizgi roman kötüsünden çok daha fazlasıdır, gündelik hayatın görünmez baskılarının, sınıfsal çöküşün, ruh sağlığı sisteminin çökmüş duvarlarının ve şehirlerin içinden geçen yalnızlığın en dramatik sonucudur. Onun hikâyesi kötülüğün değil, merhametsiz bir çağın anatomisidir. Arthur Fleck’in trajedisini izlemek, aslında toplumun kendi yüzüne tutulmuş acımasız bir aynaya bakmasıdır. Bazı karakterler doğmaz zira toplum onları, bitmek bilmeyen ihmalinin karanlık dehlizlerinde ve laboratuvarlarında üretir.

Joker’i anlamak, yalnızca bir kötü karakterin anatomisini çıkarmak değildir aynı zamanda modern toplumun karanlık köşelerini, ruh sağlığı sistemindeki delikleri, sınıf uçurumlarının görünmeyen yaralarını ve bireyin giderek yalnızlaşan dünyasında nasıl kırıldığını anlamaktır. Joaquin Phoenix’in “Arthur Fleck”i, bu anlamda sinema tarihinin en sosyolojik Joker’idir çünkü o bir birey olmaktan çok bir toplumun başarısızlığının bedene bürünmüş hâlidir. Onun psikolojik çöküşü yalnızca kişisel değil, politik, kültürel ve sınıfsal dinamiklerin iç içe geçtiği bir sistem hatasıdır.

Arthur’un deliliği, aklın yitirilmesi değil, toplumun ruh sağlığıyla ilgili sorumluluklarını yitirmesidir. Onu izlerken bir kötünün yükselişini değil, bir toplumun düşüşünü ve de bir toplumun bir yalnız bireyi nasıl delirttiğini seyrediyoruz. Çünkü Arthur’un, Joker’e dönüşme hikâyesinde birey değil, sistem ve toplum hastadır, Arthur yalnızca o hastalığın temsilcisi ve semptomudur.

Arthur çocukluğunda annesinin sevgisiyle değil, onun psikotik hayalleri ve bakımsızlığıyla büyür. Penny Fleck’in “Thomas Wayne bizi kurtaracak” saplantısı, aslında alt sınıfların üst sınıfa duyduğu umutsuz bağlılığın bir tezahürüdür. Aralarındaki gerçek bağlantı olsun ya da olmasın, Penny’nin zihninde zengin ve güçlü bir adam her zaman bir kurtarıcıdır. Bu, toplumların alt tabakalarında sıkça görülen bir sosyolojik yanılsamadır. Kurtuluşun kendinden değil, bir otoriteden geleceğine inanmak… Arthur’un bu saplantının içinde büyümesi, onu daha çocukken edilgenliğe, güçsüzlüğe, kendi kaderine yabancılaşmaya iter. Bu yabancılaşma, sınıfsal yabancılaşmanın psikolojik versiyonudur. Arthur kendi dünyasına ait değildir çünkü bu dünyayı kuran yapıların hiçbiri ona yer açmamıştır.

Arthur’un zihinsel bozuklukları da bireysel patolojiler değildir, hepsinin toplumsal karşılığı vardır. Kontrolsüz gülme nöbeti, travmanın sinir sistemine kazınmış bir yankısıdır. Bu yalnızca bir nörolojik hasar değildir şiddetin hassas bir çocuğun beynine işlediğinin kanıtıdır. Ekonomik çöküşün ortasında var olmaya çalışan, her gün dışlanan, işten atılan, aşağılanan insanların yaşadığı stres tepkileriyle benzerlik taşır. Arthur’un majör depresyonu, yalnızlıktan ve umutsuzluktan doğan bir sınıf depresyonudur. Gündelik hayatta karşılığını bulduğumuz bir şeydir bu durumlar…

Alt gelir grubunun ruh sağlığı imkânsızlığının birikmiş halidir. Dissosiyatif kaçışları, gerçeğin dayanılmaz olduğu bir yaşamda zihnin ve soyut bir yaşamın daha güvenli bir dünya yaratmak zorunda kalmasının sonucudur. Paranoid düşünceleri, toplumun gerçekten ona karşı oluşunun doğal bir sonucudur çünkü Arthur’u aşağılamayan, ona gülmeyen, dışlamayan neredeyse kimse yoktur. Bu yüzden onun “paranoyası”, patolojik olduğu kadar sosyolojik olarak da gerçekçidir. Anti sosyal davranışları ise doğuştan gelen bir sadizm değildir sadece toplumun ve çevresindekilerin ona uyguladığı sürekli anti sosyal muamelenin dışavurumudur. İnsan bir aynadır, kimliğini kendisine nasıl davranıldığından öğrenir. Arthur’a toplum şunu öğretmiştir, “Merhamet yoksa düzen de yoktur, düzen yoksa kurallar yalnızca güçlü olanın işine yarar.”

Bu noktada Joker’in dönüşümü, bireysel kötücüllükten daha fazlasını içerir. Michel Foucault’nun delilik üzerine yaptığı analizler burada doğrudan karşılık bulur. Toplum, deliyi anlamaya çalışmaz; onu dışarı atar, kapatır, yok sayar. Arthur da tam olarak bu kaderi yaşamıştır. Devlet destekli psikiyatri hizmetlerinin kapanması, onun ilaçlarının kesilmesi, ihtiyaç duyduğu profesyonel desteğin elinden alınması, Foucault’nun bahsettiği “delinin disiplin altına alınması” yerine “dışarı atılması” politikasıdır. Arthur’un çöküşünde devletin rolü, en az toplumun, çevresinin annesinin ihmal ve işkencesi kadar büyüktür. Sistem yalnızca Arthur’a bakmamış değil, onu aktif biçimde kaderine terk etmiştir. Arthur’un umursanmamadı bir feryat değil aksine sosyolojik bir gerçekliktir.

Joker kimliğinin doğuşu da bu nedenle psikolojik bir kopuştan çok toplumsal bir isyandır. Arthur, birey olarak var olamayınca kimliğini yırtar ve yerine toplumsal bir sembol koyar. Joker, sınıfın alt tabakasının görünmez öfkesidir. Bir adamın yavaş yavaş delirmesi değildir, toplumun içindeki bastırılmış öfkenin bir kişide vücut bulmasıdır. Arthur’un metroda zengin adamları öldürmesi asla tesadüfi değildir, kadını taciz eden, kendisiyle dalga geçen üç kişinin öldürülmesidir yani sınıf çatışmasının birey üzerindeki doruk noktası ve patlamasıdır. Bu yüzden şehirde Joker’i kahramanlaştıran kitleler ortaya çıkar çünkü o yalnızca bir katil değil, toplumun kendi acısının maskeli yansımasıdır. Arthur’un bireysel cinneti, kolektif bir isyana dönüşür. Bu, Durkheim’ın anomi kavramını bireysel delilikle birleştiren bir durumdur. Toplumsal normların çöktüğü, merhametin öldüğü bir dünyada bireyin aklı da çöker. Joker, bu çöküşün ruh hâlidir.

Arthur’un haklı olup olmadığı meselesi burada daha derin bir anlam kazanır. Hukuken haklı değildir, yaptıkları suçtur. Sosyolojik vaka olarak ele aldığımızda ise onun yaşadıkları sınıfsal şiddetin, yapısal ihmalin ve toplumsal travmanın bir sonucu olmuştur. Arthur, kötü biri olduğu için değil, kimse onu iyi biri olarak yaşamasına izin vermediği için bu noktaya sürüklenmiştir. O bir kurbandır ama aynı zamanda kurbanlıktan çıkmak için şiddeti seçen biridir. “Haklı” değildir ama “sebepsiz” hiç değildir. Onu bu hâle getiren toplum da tamamen masum değildir. Arthur’un hikâyesini izlerken bir kötüyü değil, bir toplumun kendi çocuğunu nasıl yok ettiğini izleriz. Joker’i yaratan Arthur değil, insanlar ve dünyadır. Arthur yalnızca o dünyanın kaçınılmaz sonucudur.

Bu yüzden Joaquin Phoenix’in Joker’i, sinemanın en insani kötüsüdür. Çünkü onda kötülük, fantastik bir güç gösterisi değil, neoliberal çöküşün, sınıf eşitsizliğinin, psikolojik ihmalin ve toplumsal duyarsızlığın bir özeti gibidir. Arthur’un gözlerindeki boşluk, bir karakterin değil bir çağın aynasıdır. O yalnızca delirmiş bir adam değildir, modern dünyanın ruh sağlığının geldiği yerin kanlı bir resmidir.

Arthur’un kırılgan bedeni, toplumun ezdiği bütün insanları temsil eder. Gülüşü, trajedinin sinir sistemine çakılmış bir çığlıktır. Joker’in karanlığı, bireysel bir sapkınlığın değil, toplumsal bir çürümenin karanlığıdır. En sonunda Arthur Fleck’in Joker’e dönüşmesi, kötülüğün doğmadığını, kötülüğün, merhametsiz bir toplumun en doğal ürünü olduğunu bizlere söyler. Belki de en ürpertici olan şudur: Arthur’un deliliği hastalıklı olabilir ama onu o hâle getiren düzen, çevresinde ki insanlar ve de toplum daha çok hastadır.

YORUMLAR

Bir adet yorum var

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER