“Necip Fazıl, Romeo ve Juliet’i yazabilirdi amma Shakespeare, Bir Adam Yaratmak’ı yazamazdı.” Evet, böyle diyorum. Bunu bir hamaset olsun diye değil, iki tiyatro kaleminin birbirinden ayıran derin farkı işaret etmek için söylüyorum. Çünkü Shakespeare’in trajedisi insanın başına gelenlerle ilgilidir, Necip Fazıl’ın trajedisi ise insanın kendisiyle ne yaptığıyla, vicdanıyla ilgilidir. Biri sahnede acıyı gösterir, diğeri insanın içine acıyı yerleştirir. İşte bu yüzden bu cümle, bir karşılaştırmadan çok net ve keskin bir ayrımdır.
Shakespeare, tragedyanın büyük ustalarından biridir ancak onun trajedileri çoğu zaman toplumdan, bireyden ve tarihten beslenir.
Örneğin: Romeo ve Juliet, Doğu edebiyatının zirve metinlerinden biri olan Fuzulî’nin Leyla ile Mecnun’unu andıran, Batı’da yeniden kurulmuş bir aşk trajedisi gibidir.
Shakespeare’in sahnesinde insan, aileyle, aşkla, iktidarla, kıskançlıkla ve kaderle çarpışır. Romeo ve Juliet’te yaşanan felaket, karakterlerin iç dünyasından çok zamanın, tesadüfün ve çatışan dünyaların sonucudur. Trajedi, insanın kontrolü dışındaki bir akışta şekillenir, seyirci acır, üzülür ve perde kapandığında ise bir arınma duygusuyla ayrılır.
Necip Fazıl’ın tiyatrosunda trajedi, dış dünyadan çok insanın içine kuruludur. Bir Adam Yaratmak’ta olduğu gibi Reis Bey’de de asıl çatışma, olaylarla değil, vicdanla, kaderle ve ilâhî hesapla yaşanır. Bu eserlerde insan, başına gelenlerin mağduru değildir yaptığı tercihlerin ve iç sesinin muhatabıdır.
Bir Adam Yaratmak, insanın akılla kader arasında sıkışmasını anlatırken Reis Bey, merhameti yok sayan katı bir adalet anlayışının insanı nasıl içten içe çökerttiğini gösterir. Biri delilikle, diğeri adaletle sınanır fakat her ikisinde de hüküm veren merci, insanın kendi aklı ve vicdanıdır. Necip Fazıl’ın sahnesinde trajedi seyircinin gözünde değil, seyircinin içinde gerçekleşir, okur ve seyircinin ruhunda derin fırtınalar koparır.
Burada tragedyanın yönü de değişir. Shakespeare’de trajik olan, insanın sınırlarıdır, insan, daha büyük güçler karşısında yenilir ve bu yenilgi seyircide acıma uyandırır. Necip Fazıl’da ise trajik olan, insanın sınırlarını bilmesine rağmen yaptığı tercihlerdir. Bu yüzden onun kahramanları yalnızca acı çekmez, aynı zamanda sorumlu tutulur. Shakespeare sahnesinde insan düşer, Necip Fazıl sahnesinde insan yargılanır. Biri felaketin ağırlığı altında ezilirken, diğeri kendi vicdanının ağırlığı altında çöker. Bu fark, iki tiyatro anlayışını estetik bir ayrımdan çok ahlâkî bir ayrım hâline getirir.
Tragedya, Antik Yunan’dan bu yana çoğu zaman katharsis kavramıyla açıklanmıştır. Aristoteles’e göre tragedya, acıma ve korku duyguları uyandırarak seyircide bir arınma sağlar, buna katharsis der. Shakespeare, bu mirası büyük bir ustalıkla devralır. Onun sahnesinde insan acı çeker, hata yapar, düşer ve ölür, seyirci bu acıyı izler, üzülür ve perde kapandığında bir gözyaşıyla birlikte içsel bir rahatlama yaşar. Bu, tragedyanın estetik ve psikolojik boyutudur.
Necip Fazıl’ın piyeslerinde ise tragedya bu tanımın belirgin biçimde dışına çıkar. Onun tiyatrosunda arınma değil, hesaplaşma vardır. Seyirci sahneden rahatlamış olarak değil, yüklenmiş ve ağırlaşmış vicdanıyla olarak çıkar. Burada acı, başkasının başına gelen bir olay olarak seyredilmez, doğrudan seyircinin kendi vicdanına yöneltilmiş bir soru hâline gelir. Bir Adam Yaratmak’ta insan sadece akılla değil, kendi kaderiyle ve ruhuyla da, Reis Bey’de ise suçla değil, kendi merhametsizliği ve taşlaşmış vicdanıyla yüzleşir.
Shakespeare trajedisi, insanın zaaflarını görünür kılar, Necip Fazıl Kısakürek trajedisi ise insanın sorumluluğunu ve ruhunu hatırlatır. Biri “insan ne kadar kırılgandır” der, diğeri “insan ne kadar mesuldür” diye sorar. Bu nedenle Shakespeare tragedyanın bir sanatçısıdır, Necip Fazıl Kısakürek ise tragedyanın vicdanla kesiştiği yerde duran bir muhasebe ve vicdanın sesi olan bir yazardır. Onun tiyatrosu, yalnızca sahnede yaşanan bir acıyı değil, seyircinin içinde başlayan bir hesaplaşmayı mümkün kılar ve bu yönüyle klasik tragedya anlayışının büyük bir kısmının ötesine geçer.
Shakespeare Neden Bir Adam Yaratmak’ı Yazamazdı?
Shakespeare’in tragedya dünyasında kader çoğu zaman insanın dışındadır. Talih, zaman, yanlış an, iktidar hırsı ya da çatışan güçler insanı felakete sürükler. Tanrı vardır fakat sahnenin merkezinde değil, ufkundadır. Bu yüzden Shakespeare trajedisi, insanın dünyayla hesaplaşmasıdır.
Necip Fazıl’da ise trajedinin merkezi bütünüyle değişir. Kader, insanın içine yerleşmiştir. Tanrı, sahnenin dışından değil, insanın vicdanından konuşur. Bir Adam Yaratmak’ta akıl, Reis Bey’de adalet ve vicdan insanı kurtaran değil, insanı hesaba çeken bir sınava dönüşür. Burada trajedi, başa gelen felaketlerde değil, insanın kendisiyle yüzleştiği anlarda başlar.
İşte Shakespeare’in yazamayacağı yer tam da bu noktadır. Çünkü bu sahnede insan, yalnızca âşık, kral ya da kurban değildir aynı zamanda suçlu, hâkim ve mahkûmdur. Necip Fazıl’ın tiyatrosu, seyirciyi ağlatmak için değil, onu vicdanıyla baş başa bırakmak ve insanın kendi kendini derin bir muhasebe yapması için yazılmıştır.
Necip Fazıl ile Shakespeare tiyatrosu, aynı sahnede duruyor gibi görünse de aslında iki ayrı zihnin ürünüdür. Shakespeare, tragedyanın önde gelen yazarlarından biridir insanı tarih, toplum ve kader çemberi içinde ele alır. Onun kahramanları, çoğu zaman kendilerinden büyük güçlerin altında ezilir. Bu nedenle Shakespeare trajedisi, güçlü bir dramatik yapı kurar fakat insanı nihai bir hesapla yüzleştirmez.
Necip Fazıl’da ise tiyatro, estetik bir gösteriden, bir sahne sanatından çok bir hesaplaşma alanıdır. Onun tragedyasında insan, yalnızca başına gelenleri yaşayan bir figür değil, kendi hükmünün, kendi suskunluğunun ve kendi vicdanının hem tanığı hem sanığıdır. Shakespeare’de trajedi, insanın dış dünyayla çarpışmasıyken, Necip Fazıl’da trajedi, insanın kendi içindeki hakikatle çatışmasıdır. Bu fark iki tiyatro anlayışını keskin bir biçimde ayırır.
İşte bu nedenle Necip Fazıl, tragedya yazımında Shakespeare’in önündedir. O, trajediyi yalnızca sahnede yaşatmaz, seyircinin vicdanına taşır, seyircinin iç dinamiklerine seslenir. Shakespeare insanı ağlatır, Necip Fazıl Kısakürek ise insanı ağlatırken susturur yani sessiz gözyaşları içinde insanlara kendi vicdan muhasebelerini yaptırır. Biri katharsisle rahatlatır, diğeri muhasebeyle rahatsız eder, sorgulatır. Tragedyanın en derin hâli de tam olarak burada başlar.
Necip Fazıl Kısakürek, insanın iç dünyasını sahneye taşıyan bir vicdan yazarıdır. Benim için tragedyanın büyüklüğü ne kadar ağlattığıyla değil, ne kadar susturduğuyla ve insana vicdan muhasebesi yaptırmasıyla ölçülür. Bir Adam Yaratmak ve Reis Bey, insanı metinden ve sahneden uğurlamaz, insanı kendi içine ve vicdanına doğru bir yolculuğa çıkarır. Bu yüzden hâlâ aynı cümleyi kuruyor ve bu düşüncemin sonuna kadar arkasında duruyorum:
“Necip Fazıl, Romeo ve Juliet’i yazabilirdi amma Shakespeare, Bir Adam Yaratmak’ı yazamazdı.”

Güçlü ve güzel tespitler