Bir zamanlar insanlar birbirinin sesine koşardı. Şimdi birbirinin bildirimine bile üşeniyor. En büyük kayıp da budur. Yakınlık var gibi görünüyor ama gerçekten kimse kimseye dokunmuyor. Eskiden birinin “Nasılsın?” sorusunda merak vardı. Şimdi o soru çoğu zaman sadece bir alışkanlık cümlesi. Cevap dinlenmeden başka bir mesaja geçiliyor, başka bir ekrana bakılıyor, başka bir hayatın içine giriliyor. İnsan ilişkileri sıcaklıktan değil, ekran ışığından besleniyor artık. Herkes herkese yakın görünürken, aslında birbirinden giderek uzaklaşıyor.
Sosyal medya denen büyük vitrin, insanları bir araya getirecekti. Tam tersi oldu. Kimse konuşmuyor; herkes kendini sergiliyor. Kimse anlamıyor; herkes görünmeye çalışıyor. Kalp bırakmayı dostluk sanan bir çağdayız. Oysa bir ekrana bırakılan kalp, omza konmayan elin yerini tutmaz. En acısı da şu: İnsanlar artık birbirinin acısına bile kısa süre uğruyor. Bir gece düşünün. Bir insan kırılıyor, dayanamayacak noktaya geliyor ve “İyi değilim” diye yazıyor. O gece uzun mesajlar geliyor: “Yanındayım.” “Merak etme.” “Buradayım.” İnsan inanıyor. Çünkü insan en çok yaralıyken samimiyet sanıyor ilgiyi… Sonra günler geçiyor. Aynı insan tekrar yazıyor, bu kez saatlerce cevap yok. Bir zamanlar “sabaha kadar konuşuruz” diyenler, şimdi iki kelimeyi bile çok görüyor. Bir zamanlar dert dinleyenler, artık sadece görüldü atıp çıkıyor. Bir zamanlar “kendine dikkat et” diyenler, çoktan uzaklaşmış oluyor. İnsanı en çok yaralayan şey düşmanlık değil. Tanıdığın birinin yabancıya dönüşmesi. Asıl kırılma orada başlıyor. Birlikte güldüğün, derdini anlattığın, sır verdiğin insanlar bir gün sana hiçbir şey olmamış gibi davranabiliyor. En ağır sessizlik, hiç konuşmayanlardan değil; bir zamanlar seni en iyi bilenlerden geliyor.
Bugünün ilişkileri pamuk ipliğine bağlı. Bir yanlış anlaşılma, küçük bir çıkar çatışması, biraz sıkılma ve yılların samimiyeti bir anda çöpe gidiyor. Modern insan emek vermeyi değil, tüketmeyi biliyor. Sohbeti tüketiyor, dostluğu tüketiyor, insanı tüketiyor.
Vefa artık eski bir kelime gibi. Oysa vefa, bir insanın en karanlık anını unutmamaktır. Gece yarısı sana titreyerek yazan birini sabah olunca yok saymamaktır. Ama bugün insanlar çoğu zaman acıya misafir oluyor; yük almıyor, sadece bakıp geçiyor. Daha kötüsü de var: İnsanlar artık yarayı dinleyip sonra o yarayı kullanmayı biliyor. Güven, birinin ruhunu emanet etmekti. Şimdi insanlar senin en kırılgan anını öğreniyor, anlıyormuş gibi yapıyor, sonra gerektiğinde bunu sana karşı kullanıyor. Samimiyet değil, bilgi topluyorlar. Eskiden dostluklar zamanla büyürdü. Şimdi zaman geçtikçe herkes birbirinden sıkılıyor. İlişkiler kısa ömürlü: bir şarkılık, bir kahvelik, bir dönemlik. Herkes fedakârlık görmek istiyor ama kimse fedakârlık yapmak istemiyor. Kimse kalıcı olmak istemiyor; herkes sadece işine gelen kadar yakın duruyor.
Bu çağın insanı yalnız bırakmayı normalleştirdi. En zor gününde yanında olup, toparlanmaya başladığında sessizleşen çok kişi var. Sanki bazıları seni yalnızca düşerken seviyor. Güçsüzken yakın, güçlü olunca uzak. Bu dostluk değil; vicdan rahatlatma biçimi. Ve en trajik tarafı şu: İnsanlar iyi niyeti aptallık sanıyor. Samimi olmak, içten konuşmak, gerçekten değer vermek artık zayıflık gibi görülüyor. O yüzden herkes biraz soğuk, biraz mesafeli, biraz rol yapıyor. Kırılmamak için soğuyorlar; sevilip terk edilmekten korktukları için tam yaklaşmıyorlar. Sonuçta ortaya ne sevgi çıkıyor ne dostluk. Sadece eksik ilişkiler kalıyor.
Bir insanın çevrimiçi olması, yanında olduğu anlamına gelmiyor. Saatlerce aktif olup tek cümleyi çok gören insanlar var. Çünkü mesele vakit değil, mesele değer. İnsan değer verdiğine yoğunluğun içinde bile ulaşır. Değer vermeyenin bahanesi hiç bitmez.
Bugünün en büyük kaybı kalabalıklar içinde unutulmak değil. Bir zamanlar “seni anlıyorum” diyen insanların, gün gelip seni anlamaya bile çalışmaması. İşte asıl yalnızlık bu. Herkesin ulaşabildiği ama kimsenin dokunamadığı bir çağda yaşıyoruz. Modern yalnızlığın en büyük kılıfı ise “meşgulüm” deyimidir. Kimse “senin için zamanım yok” demiyor; “şu an çok meşgulüm” diyor. Oysa mesele vakit değil, öncelik. Modern insan, en çok “yapacak işim var” diyerek yakınlarını geri plana atıyor. Bir yoğunluk, bir toplantı, bir aciliyet… Ve senin “nasılsın” mesajın ya da “yürüyüşe çıkalım” teklifin sürekli “şimdi değil” yanıtıyla karşılanıyor. Çok işimi görüyor: hiçbirimiz gerçekten “yok” değiliz; sadece “senin için yokuz”. Bu daha acı. Çünkü “yok” değil, “öncelik değil” demek. Kişisel alan koruma bahanesi altında, insan ilişkileri “minimum efor” hâline getiriliyor. En az çabayla en az yakınlaşma, en az mesafede tutma. Bu, sorumluluk değil, boğuşmadan kaçınma.
İnsanlar artık “arkadaş” kelimesini çok erken kullanıyor. Birkaç mesaj atınca, bir kahve içince, bir gece eğlenceye çıkınca “dost” oluyor. Oysa dostluk, zamanla değil, krizlerle ölçülür. Gerçek dost, senin en kötü gününde yanında olan, senin en karanlık anını görmezden gelmeyen insandır. Bugün ise çoğu “dost” seni sadece “iyi” hâlinde seviyor. Mutlu, enerjik, güleç olduğunda yaklaşıyor. Yorgun, kırık, içe kapanık olduğunda uzaklaşıyor.
Bu, dostluk değil; çağın tüketim alışkanlığının bir yansıması. İnsanlar artık “adı geçen” olduğu insanlarla değil, “rahat” olduğu insanlarla kalıyor. Yani seni değil, senin sana getirdiği duygusal konforu seviyorlar. Dostluk “kolay” olmalı gibi bir algı yaratıldı. Oysa samimiyet, zor olan şeydir. Emek ister, sabır ister, bazen kırgınlıkla yüzleşmeyi ister. Modern insan ise yüzleşmekten kaçıyor. En küçük zorlukta “ilişkiyi bitiriyor”; “zamanla hallederiz” yerine “zamanla bitiririz” diyor. Belki de bu çağın en büyük direnişi, insan kalmaktır. Samimiyetle yazmak, doğrudan konuşmak, “iyi değilim” diyebilmek, kırılmaktan korkmadan yaklaşmak… Bunlar artık sapkınlık gibi görünebilir. Ama insanî olan şey, işte bu “sapkın” duruşlardır.
İlişkiler soğuk, çağ tüketiyor, insanlar uzak; ama bazıları hâlâ dokunabiliyor. Bazen küçük bir mesaj, bazen bir “yanındayım”, bazen sadece sessizce yanında durmak… Bunlar, bu çağın en büyük direnişidir. Bu köşeden çıkarken tek bir cümleyle kalsın aklınız: İnsanlar artık birbirine değil, ekrana bağlı. Ama asıl mesele, ekrandan öteye geçip yeniden birbirine dokunabilmek. Eğer bu dokunuşu yaparsak, yalnızlık azalır. Yapmazsak, aynı kalabalık içinde, aynı yabancılıkla, aynı sessizlikle yaşayıp gideceğiz.

YORUMLAR